Actions

Work Header

Rating:
Archive Warning:
Fandom:
Characters:
Language:
Türkçe
Stats:
Published:
2021-02-20
Updated:
2022-05-18
Words:
146,086
Chapters:
29/?
Comments:
3
Kudos:
16
Bookmarks:
1
Hits:
738

Fiyakalı Ruhlar

Summary:

“Yargı kesin, acı duymak ruhun fiyakasıdır.”

Bu hikâye Mucize Doktor dizisindeki Doruk Özütürk karakterinden ilham alınarak yazılmış olup, dünyadaki en patolojik iki mevzu olan savaşlar ve hastalıklar ile aynı anda baş etmek durumunda olan tüm askerî doktorlara ithaf edilmiştir.

Chapter 1: 1.BÖLÜM: “YILDIZLAR”

Summary:

“The darker the night, the brighter the stars,
The deeper the grief, the closer is God!”
― Fyodor Dostoevsky, Crime and Punishment

Notes:

(See the end of the chapter for notes.)

Chapter Text

Güneşin batmak üzere olduğu serin bir akşamdı. Yeni yanmaya başlamış sokak lambalarının turunculuğu, arabasının camından parça parça içeri giriyordu. Hastanenin önüne geldiğinde yavaş hareketlerle arabayı park edip camı sonuna kadar indirdi. Kontağı çevirip kapatmadan önce radyodaki sese kulak verdi bir süre. “Irak'ın kuzeyinde PKK'lı teröristlerce önceden yerleştirilen el yapımı patlayıcının (EYP) patlaması sonucu ağır yaralanan ve kaldırıldığı hastanede şehit düşen asker için Van'da tören düzenlendi. Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Helikopter Filo Komutanlığındaki törende, şehit İstihkam Uzman Onbaşı Ahmet Sinan Demircan'ın Türk bayrağına sarılı naaşı-”

Tek hareketiyle kapattığı radyo, derin bir iç çekmesine sebep oldu. Bugün katıldığı töreni akşam haberlerinde duyunca o ana geri dönmüştü sanki. Onbaşının parçalara ayrılmış vücudu gözlerinin önünden gitmiyordu. Arabanın içine aniden giren soğuk havanın mı yoksa kucağında bir askerin daha şehit oluşundan mıydı bilmiyordu ama, üşüyordu.

Camı açtığı hızla kapatırken kısık kısık cızırtılar çıkaran telsizini de kapatıp arabadan indi. Anlaşılan Van Askeri Hastanesi’nde uzun bir nöbet bu gece onu bekliyordu.
Üzerinde törenden kalma, bir numaralı üniforması* vardı. Bu yüzden direkt soyunma odasını gidip önlüğünü giymek istese de acil girişinden içeri alınan sedye dikkatini dağıtmıştı. Sedyenin üstündeki muhtemelen dün sağlık kontrolleri yapılan yeni askere gelmiş çocuklardan biriydi. Bilinci açıktı, uzaktan bir yaralanma da göremiyordu fakat çocuğun feryatları tüm hastaneyi inletmişti. Merakına yenik düşerek üstünü değiştirmeden direk acile daldı. Her zamankinden sakin olan acilin bir köşesinde durup yeni gelen cerrahi asistanın hastayı alışı ve müdahalesini izlemeye karar vermişti. Hem dün tanışamamışlardı bu yeni adamla. Yanında da yine asistan doktor olduğunu düşündüğü bir kız vardı.

“Komutanım yalan söylemiyorum gerçekten çok ağrım var. Ah!”
Askerin yanındaki arkadaşı ise onun aksine çok rahattı.

“Biz dün senin tüm kontrollerini yapmadık mı aslan parçası? Nereden çıktı bir anda bu ağrı?” Asistan doktor bir yandan askerin karın bölgesini muayene ediyor bir yandan da konuşuyordu. “Cidden ilk gece görevden kaçmak için hâlâ işe yarıyor mu bu numaralar,” dedi keyifle gülerken. Askerin arkadaşı da belli ki aynı fikirdeydi. Karnındaki büyük ağrının gerçek olduğuyla ilgili yeminler eden çocuk bir yandan feryat ediyor diğer yandan doktoru ikna etmeye çalışıyordu.

“İyi tamam,” dedi doktor ilgisizce. “Bir ağrı kesici yazarım ama görevine geri dönüyorsun bu akşam. Yani burada kalayım falan yok. Tıpış tıpış yerine.”

Doruk, yeni cerrahi asistanın tavrına çok sinirlenmişti. Hazır üniforması üstündeyken muhtemelen kendisinden kıdemli olmayan bu doktora bir ders vermek üzere yaklaşmıştı ki, sessizce askeri muayene eden diğer doktor devreye girdi.

“Hayır. Karın bölgesindeki şişlik ve ağrının yerine bakarsak Ahmet Bey numara yapmıyor. Mide bulantısı ve ishal şikayetleri olduğunu da söyledi. Bu durumda apandisit olmalı. Ben kan tahlili alıp lökositlerindeki** artmaya bakalım derim. Ama kesin sonuç için batın ultrasonu*** da yapabiliriz. Hangisi?”

Doruk keyifle gülümseyerek kızın yanına yaklaştı.
“Ne oluyor burada?”
Hasta askerin başındaki herkes hazır ola geçerken Doruk kıyafetlerini değiştirmediği için mutluydu. Kızın cevap vermesine izin vermeden diğer doktora döndü.
“Az önce koyduğunuz yanlış teşhis yüzünden…” Adamın önlük cebindeki karttan ismine ve rütbesine bakıp devam etti. “İlker teğmenim, askeri ağrı kesici verip gönderecektiniz. Hastaların önce şikayetlerini dinleyip gerekli tetkikleri yapmanız gerektiği yerde siz ne yaptınız?”
İlker, karşısındaki adamın kendi gibi cerrahi asistanı olduğunu bilmiyordu ama omzundaki iki yıldızdan üsteğmen olduğu anlaşılıyordu. Yüzü kıpkırmızı olmuş bir halde kendini açıklamayı denedi.
“Komutanım ben…”
“Tamam teğmen kes.”
Başını sağa çevirip doktor kıza baktı.
“Neyse ki işini doğru yapan insanlar hâlâ var. Siz…”
“Asistan Doktor Teğmen Alya Akman. Emredin komutanım!”
Kız nefis bir selamlamayla kendini tanıttığında Doruk da selamını ona yakışır şekilde almıştı.
“Hangi branşta asistanlık yapıyorsunuz Alya teğmenim?”
“Ortopedi ve travmotoloji bölümüne yeni gelen ikinci asistanım komutanım.”
“Güzel,” dedi Doruk.
Ardından İlker’e korkutucu olduğunu düşündüğü birkaç bakış atıp asansöre yürümeye başladı.
Normalde pek kullanmasa da bugün duygusal yorgunluğunun yanında mental tükenmişlik de vardı. Bir iki dakika sonra asansöre binmiş, kapı tam kapanırken az önce tanıştığı asistan da son anda binmişti. Kız bir baş selamı verip eliyle siyah kısa saçlarını düzeltti. Doruk ise üstünü değiştirmeden önce son kez bu fırsatı kullanmak istemişti.
“Bu gece acil nöbetin var anlaşılan Alya?” dedi gülümseyerek. Kızın koyu yeşil gözleri kendisine döndüğünde ufak bir tebessümle evet cevabını vermişti.
“Ee yalnız mı olacaksın peki acilde?”
“Hayır komutanım,” dedi Alya. “Bir isim daha vardı defterde, cerrahi asistanıydı o da. Doruk’tu sanırım ismi.”
“Oo asistan Doruk ile nöbettesin demek,” dedi Doruk yüzünde alaycı ama içten bir korkutma ifadesiyle. Kızın hafif şaşkınlıkla kendisine dönmesiyle içinden eğlenmeye başlamıştı bile.
“Neden öyle baktınız komutanım?”
Doruk sıkıntılı bir nefes verdi. “Yani…” Kızın yüzündeki ifade çok eğlenceliydi ama fazla vakti kalmamıştı. İki kat daha çıktıktan sonra ineceği için elini çabuk tutmaya karar verdi.
“Benden duymuş olma ama biraz sıkıntılı biri diyorlar. Gıcık adamın tekiymiş işte. Bir de çok sıkıcıymış yani vakit geçmiyormuş onunla falan.”
Asansörün kapısı çıkardığı minik sesle açılırken Doruk gülümseyerek hızlıca çıkıp yürümeye başladı. “Yani sana kolay gelsin.”
Soyunma odasına girip keyifli bir kahkaha attıktan sonra kolundaki saati kontrol ederek giyinmeye başladı. Bir saat sonra Alya ile gerçekten tanışacağı bir nöbet onu bekliyordu.
***
Acilin kapısından girer girmez karşılaştığı kalabalık dona kalmasına sebep olmuştu. “Tabi ya, pazartesi bugün,” dedi büyük bir farkındalıkla. Normalde diğer askeri hastaneler gibi sadece rütbeli asker ve asker yakınlarını kabul eden bir hastanelerdi fakat haftanın iki günü acil bölümü halka da açık oluyordu. “Gözünü sevdiğim GATA’m, canım hastanem,” diye mırıldandı kendi kendine. Oradan ayrılıp Van’da zorunlu hizmete başlayalı sadece bir yıl olmuş olmasına rağmen oradaki arkadaş ve hocalarına müthiş bir özlem duyuyordu. Asistanlığının ikinci yılını da burada geçirdikten sonra zorunlu görev süresi dolacaktı, böylece lise yıllarından beri arkadaşı olan Anıl ile hayallerine kavuşabileceklerdi: Birlikte Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda uzman cerrah olarak çalışmak. Arkadaşı da şu an Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde zorunlu görevini yapıyordu ve ikisi de tekrar yollarının kesişeceği o günü sabırsızlıkla bekliyordu.

“Beni kandırdın ve çok güzel eğlendin, gerçekten tebrikler!”

Alya’nın aniden yanında belirmesiyle daldığı alemden sıyrılıp kelimenin tam anlamıyla sırıttı.
“Yok artık biraz daha abartırsan benden hoşlanmadığını düşüneceğim.”

“Senden hiç hoşlanmadım.”

Doruk kahkaha atmamak için kendini tutuyordu. Karşısındaki kız beklenenin aksine sinirli değil oldukça sakin görünüyordu. Zaten ona cesaret veren buydu. Şaka ve eğlenceden anlamayan, asker disipliniyle büyütülmüş bir bina dolusu insan içinde bu kız ona diğerlerinden farklı görünmüştü.
“Hadi ya, herkes bana bayılır. Nasıl öyle bir şey oldu?”
Kız alaycı bir gülümsemeyle gözlerini kısıp konuşmaya başlayacaktı ki ona hemen engel oldu. Önünde on iki saat gece nöbeti olduğunu ve yarının onun için önemli bir gün olduğunu düşünürse, enerjisini kimsenin saçma tripleriyle harcamayacaktı.
“Öncelikle seni kandırmadım,” dedi kollarını göğsünde bağlayıp aniden ciddiyete bürünürken. “Eğlenmedim de. Sadece… Bak, zor bir gün geçirmiştim ve yeni asistanın tavrı sinirimi iyice bozdu. Küçük bir şakaydı. Zaten birazdan öğreneceğini biliyordum.”
“Sana kıdemlim gibi davrandım ve buna müsaade ettin.” Kız da ellerini göğsünde toplamış, kendisinden yaklaşık beş altı santim uzun adama hesap sorar vaziyette bakışlar atıyordu.
“Hayır hayır,” dedi Doruk ellerini ben masumum der gibi kaldırırken. “Zaten kıdemlinim.” İşaret ve orta parmağını omzuna götürüp gururlu bir ifade takınarak hayali rütbesine hafifçe vurdu. “Çift yıldız,” dedi göz kırparken.

Alya bozulmuşa benziyordu fakat kandırılmadığına ikna olmuştu. “Anlaşıldı üsteğmenim.”
Meseleyi uzatmamasına sevinmişti ama yine de gereksiz resmiyete her zaman karşıydı. Resmiyetin kendisine ve ast-üst ilişkisine ise hayrandı. Ama bu kızla zaman zaman acilde beraber çalışacakları ve kendisi gibi bir asistan olduğu için ast-üst ilişkisi kurma niyetinde değildi.
“Saçmalama, asistan değil miyiz ikimizde. Doruk diyebilirsin.” Elini uzatıp devam etti. “Doruk Özütürk. Yeniden tanışalım, akşamkini unut.”
Alya gülümseyerek elini uzattı.
“Alya Akman ama Özütürk soyadı çok tanıdık geliyor.”
“Ahh,” dedi Doruk bıkkınlıkla başını yukarı kaldırırken. “Dur tahmin edeyim, Ankaralısın değil mi?”
Bir yandan hasta kayıt deskine doğru yavaş yavaş yürüyorlardı. “Evet ama… Buldum! Ankara Özütürk Hastanesi değil mi? Orayla bir bağın var.”
“Çok ünlüyüm gördüğün üzere. Türkiye’nin dört bir yanında tanınıyorum.”

İkisinin de dudaklarında bir tebessüm oluşmuştu. Fakat birininki gerçek bir gülümsemeyken diğerinin ki sadece acı hatıraların sahte mutluluklarla birleşerek dudak kaslarını yana kıvırmasaydı.

“O zaman dediğin kadar sıkıcı ve gıcık olmayabilirsin belki.”
“Niye, ünlüler sıkıcı ve gıcık olamaz mı?”
“Olabilir ama sen pek benzemiyorsun. Ne ünlüye ne de sıkıcıya. Öyle olsa araya rütbe farkını katardın muhtemelen. Yine de gıcık kısmını bir kez daha düşünmeliyim.”
Doruk sadece gülümsemekle yetinirken, yanındaki kız hayatta duymaktan ne kadar nefret ettiği soru varsa bir bir sıralıyordu.

“Eee hastanenin sahibinin oğlu falan mısın yoksa? Hem madem kendi özel hastanen var burada ne işin var ki?”

Karşısındaki herhangi birini kırmadan bu soruları cevaplaması oldukça zordu Doruk için. Bazen bütün dünyaya “size ne” diye bağırmak istiyordu. Size ne benim soyadımdan, size ne benim hayatımdan, size ne benden?

“Hah, sen uçtun yalnız. Ne sahibi ne oğlu, sadece uzağın da uzağı bir akrabalık sonucu oluşmuş soyadı. Yoksa haklısın, ne işim var burada değil mi?”

Bugün törende kendisine Ankara’yı ve yine babasının meşhur hastanesini soran birine de “sadece soyadı benzerliği” dediğini hatırlıyordu. Bir gün herkese başka bir şey uydurduğu için fena ifşa olacaktı. “Çok da umurumdaydı ya,” dedi nöbetçi defterine imzasını atarken.
İnsanlarla kurulan resmi bağların ve ast-üst ilişkilerinin gerekliliğine bu yüzden inanıyordu. Kıdemlisine nasıl hayatı hakkında böyle rahatça sorular soramıyorsa kendisine de sorulmasın istiyordu haklı olarak. Bu yüzden de burada en düşük rütbenin yani askeri doktor olarak başlayabilmenin azami rütbesinin teğmenlik olması, kendisini şanslı hissettiriyordu.

Evet, herkesin bir hikâyesi vardı. Ama insanlarla paylaşmak onu daha değerli veya daha acısız yapmayacaktı. Herkes kendi hayatının sorumluluğunu tek başına alacaktı. Herkes yalnızdı bu dünyada. Herkes.
Alya, karşısındaki ‘sorma’ diyen bakışları anlamayacak bir insan değildi. Daha fazla konuşmamaya karar vermişti ki acile yaşlı bir çift geldi. İkisi de imzalarını atıp gelen amcanın bel ağrısıyla uzun gece nöbetine başladılar.
***
Saat gece ikiye yaklaşıyordu. Sıkıntıdan patlamak üzere olan Doruk boş bir yatağa oturmuş telsizinin frekanslarıyla oynuyordu. Komutanların sahadaki askerlere emir verişlerini veya komutanların üstlerine durum raporu bildirişlerini dinlemek favori aktivitesiydi. Bir aralık aklına yeni gelmiş gibi hızla telefonunu çıkararak ekran kilidini açtı. Tüm bildirimlere bakmış olmasına rağmen umduğunu bulamamıştı. Ekranı kilitleyip sinirle önlüğünün cebine atarken kendi kendine gülmüştü. “Sen var ya beni çok güldürüyorsun,” diye mırıldandı iki yatak ötedeki hemşirenin bakışlarına aldırmadan.
“Sen kimsin ki oğlum bir mesaj ya da arama bekliyorsun. Hayır senin ne haddine?”

Gülmesi bir anda dururken boğazına sert bir cisim oturmuştu. Bunca yıl sonra hâlâ her sene aynı umut kırıntısıyla onlardan bir adım bekliyor oluşuna sinirleniyordu. Umuttan nefret ediyordu. Umut, çoğu zaman berbat çok nadir güzel şeyler hissettiren ama dünyanın en zor duygusuydu ona göre.
Bir anda ayaklanarak hasta kabul deskine bıraktığı deri ceketini alıp kendini dışarı attı. Tuşba’nın eksi on iki derecesi onu iliklerine kadar titretirken, omuzlarını dikleştirip ellerini montunun cebine soktu. Sert ve kuru soğuk, onu ayakta tutuyordu. Başını bulutlarla kaplı gökyüzüne kaldırdı. Yıldızları göremediği hangi gece iyi geçebilirdi ki? Derin nefesler verirken ağzından çıkan sıcak hava buharını seyretti.

“Dirilmek için soğuğu tercih edenlerdensin anlaşılan.”

Ellerindeki otomattan alınmış kahvelerden birini Doruk’a uzatıp devam etti Alya. “Ben kahveyle dirilenlerdenim.”
Uzattığı kahveyi alıp teşekkür etti. “Ben öyle kahveyle uyananlardan değilim. Pek sık içmem, sabahları hele hiç içmem.”

Alya hızla soğuyan kahvesinden büyükçe bir yudum aldı. “Hadi canım, sabahları nasıl ayılıyorsun peki?”

“Her sabah 5.54’te uyanır, sporumu ve sağlıklı kahvaltımı yaparım ben. Uyanmak için hiç kahveye ihtiyacım olmadı. Umarım da olmaz, o ne öyle sabah sabah zehir gibi şeyi dikiyorsunuz kafanıza.”

“Vay be,” dedi Alya gülerken. “Asker olarak doğmuşsun sanki.”

Doruk bakışlarını kızdan ayırırken dudağının kıvrılmasına engel olamamıştı. Kendini bildi bileli askeriyede olduğu için öyle de denebilirdi. Elindeki şekersiz kahveye sevimsiz bir bakış atıp buz gibi olmuş sıvıyı iki yudumda midesine gönderdi.

O sırada elindeki bezi yüzüne bastırarak gelen ve onun koluna girmiş olan iki asker acil kapısına yaklaşmıştı. Doruk elindeki plastik bardağı çöp kutusuna basket atıp askerlerin yanına yaklaştı.
“Ne diye her işe atlıyor anlamadım ki, yüzümü biçti resmen. Bütün karizmam çizildi ne yapacağım ben şimdi suratımda kafam kadar yarayla.” Sinirli sinirli söylenen adamlara yaklaşıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
“Asker, bu ne hal ne oldu yüzüne?”
“Benim adım da Seyfi’yse ödeteceğim bunu o şere-”
“Komutanım!” Arkadaşının sözünü son anda kesen asker koluyla arkadaşını dürtükleyip Doruk’a olayı anlatmaya başlamıştı.
“Komutanım, sakal tıraşı olurken yüzü yaralandı.”
Doruk gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığında Alya askerin elinden bezi çekip yaraya bakmıştı. “Nasıl bu kadar derin kesilebilir? Ya bir eşek şakası ya da berber arkadaş berber değil.”

Hastaneye girip hemşireden dikiş malzemelerini isteyen Doruk, askeri uygun pozisyonda yatağa oturttu. “İtiraf etti zaten bilmediğini komutanım. Babası askere yollarken ne iş olursa yap, kaçma demiş. Bu da tutturdu seninkini ben yaparım diye.”
Hikâye gittikçe komikleşirken Doruk gülerek işini yapmaya başlamıştı. “E oğlum koskoca kışlanın revirine niye gitmediniz, geldiniz bu havada buraya kadar?”
“Gittik komutanım,” dedi askerin arkadaşı. “Sadece hemşire vardı, nöbetçi doktorun acilen başka bir hastaya gitmesi gerekmiş.”
“Dünyadaki bütün şansını şu an kullanıyorsun o zaman Seyfi,” dedi usta hareketlerle dikişine devam ederken.
“Süturları hem sihirli hem görünmez olan bir cerrahın acil nöbetine denk geldin. Merak etme yüzünde hiçbir şey kalmayacak.”
Seyfi “Emredersiniz komutanım!” dediğinde göz devirmekle meşgul olan Alya başka bir hastaya bakmaya gideceğini söylemişti.
Gitmeden Doruk’un kulağına eğilerek fısıldadı. “Kışlanın hastaneye bu kadar yakın olması çok güzel değil mi, askerler eminim kendilerini güvende hissediyordur.” Başını sallayarak kızı onayladı. Onun da işine geliyordu çünkü kışladaki arkadaşlarıyla bu kadar sık görüşebilmesinin nedeni buydu. Askeriyeden uzun yıllardır görüştüğü iki arkadaşı vardı o kışlada.

İşi bitip elindeki eldiveni çöp kutusuna attığında cebinde bir titreşim hissetti. Beklediği şey olmadığını biliyordu. Fakat yine de eli önlüğünün sağ cebindeki telefona gitmemişti. Onun yerine sol cebindeki telsizden bazı seslerin yükseldiğini fark edip onu eline aldı.

“Akdağ. Atmaca 1’den acil bildiriyorum. Akdağ. Burası Atmaca 1. Koordinatları geçilen bölgeye acil hava desteği istiyoruz. Tekrar ediyorum. Acil hava desteği istiyoruz. Sınır bölüğü Atmaca 1, 40 derece kuzeyde pusuya düşmüştür. Acilen hava desteği istiyoruz.”

Asker yardım talebini iki dakikada bir merkeze bildiriyordu. Kolundaki saati kontrol ettikten sonra telsizin sesini biraz daha açtı. “Bu işte bir terslik var,” dedi kendi kendine. Dakikalar geçmesine rağmen ne yardım gönderilmiş ne de bölükle irtibat kurulmuştu. Başka bir komutanın daha aynı frekansta talebi yinelemesini dinlerken arkadan askerlerin yardım feryatları duyuluyordu. Yumruklarını kıpkırmızı olana kadar sıkarken neden yardım gitmediğini anlam verememişti.
O sırada acilden elinde telsiziyle giren kısa boylu adam önüne gelen ilk kişiye acil nöbetinde kim olduğunu sormuştu. Doruk ve Alya ise hocalarını fark eder etmez yanına gittiler.
Doruk, hocasına konuşma fırsatı vermeden az önce şahit olduğu olayı sormuştu.
“Tayfun Hocam neler oluyor, neden hava desteği gitmiyor ekibe? Merkezdekiler neden bu kadar geç cevap verdi?”
“Doruk…” dedi adam elleriyle sakin olmasını işaret ederken. “Duyduğunuz gibi sınır hattında çatışma çıkmış. Askerler sıcak temasta ve hava yardımı geciktiği için çok sayıda yaralı varmış. Doruk, sen İlker ve Emir’i alıyorsun. Ben de Uygar Hoca’ya haber vereceğim. Beş kişilik bir ekiple bölgeye gidiyoruz. Helikopter on dakika içinde pistte olacak. Acele et.”
Doruk başıyla onaylayıp koşarak acilden çıkarken Tayfun Hoca Alya’ya döndü. “Sen nöbette kalıyorsun, acil sana emanet.”
“Anlaşıldı Hocam.”

Yaklaşık yedi dakika içinde üç asistan da askeri üniformalarını giymiş ve silahlarını kuşanmış bir şekilde kışlanın helikopter pistindeydi. “Kaç yıldır buradayım, hiç sahada yalnız bırakılan bölük görmemiştim. Sıkıntılı zamanlardaki özellikle tehlikeli gece uçuşlarında bile bir şekilde bölüğe yardım gönderilmişti. Anlamıyorum bu gecikmenin sebebini.”

Doruk ve İlker, Emir’e katıldıklarını belirtirlerken iki hocaları da gelmişti. Ve tam onuncu dakikada helikopter havalandı. Bu zamana kadar sahada sadece bir kez kullanmak zorunda kaldığı tüfeğini, Doruk da arkadaşları gibi helikopterin mühimmat kısmına yerleştirip kemerini taktı. Gözü solunda oturan yeni asistana kayınca söylemeyi unuttuğu bir şey olduğunu fark etmişti. Kulağına eğilerek sesini duyuracak kadar bağırdı.

“Hoş geldin abi bu arada.”

“Eyvallah,” dedi İlker aynı ses tonuyla.

Yirmi beşini henüz geçtiğini düşündüğü adamı sakince süzdü. Fakat ilk başta dikkatini çekmesi gereken fiziki özellikleri olması gerekirsen adamda başka bir şey görüyordu. Periyodik olarak aşağı yukarı sallanan bir bacak, dakikada sekizden fazla dişlenen dudaklar ve sanki sakinleşmek için sürekli kapatıp açılan avuçlar.
Göz ucuyla hocalarını kontrol edip İlker’in kulağına biraz daha eğildi.

“İlk saha görevin mi?”

Adamın bacağındaki hareket dururken sadece başını sallamakla yetinmişti.
Doruk başını onaylar biçimde salladı. Belki yerinde başkası olsa rahatlatmak için bir şeyler uydururdu. Gerçeklikten uzak, ustaca uydurulmuş birkaç cümle zırvalayabilirdi. Kendisine öyle yapılmıştı. Sonuçları ise düşündükleri kadar iyi olmamıştı. İnsanların düşünmeden, belki iyi niyetle söyledikleri; onlara göre ismi “motivasyon” olan fakat dümdüz yalandan farkı olmayan bu cümlelerin sonuçları çok ağır olabiliyordu.

“Senin?”

Doruk, adamın sorusuyla yönünü biraz sola çevirdi.

“Aralarında sınır dışı, iki aylık sahra hastanesi**** ve istihbarat operasyonları da olmak üzere toplam yedi oldu.”

“Hakkını verdim çift yıldızın desene.”

“Daha değil,” dedi Doruk başını sağa çevirip Van semalarından soğuk geceyi seyrederken. “Gökyüzünde milyarlarcası var, iki tanesini söküp omzumuza takınca hakkını vermiş olmuyoruz. Ama bir gün o yıldızların arasına karışır, onlardan biri olursam işte o zaman bunu kabul ederim. Salvatore’un çok sevdiğim bir sözü var. Diyor ki; ‘Yıldızları yakalamaya çalışmak, onlara ulaşamayacağınızı bildiğiniz için bocalayarak oturmaktan daha iyidir.’”

Eğer bakışlarını İlker’e çevirseydi, gözlerindeki endişenin yerini hayranlık ve cesaretin aldığını görebilirdi.
Çevirmedi. Işıkları yanan binaları, helikopterin gürültüsünü duyup cama çıktıklarını hayal ettiği çocukları izledi onun yerine.
Tayfun Hoca’nın söyledikleri yüzünden kalbi buz kesilmiş olmasaydı, izlemeye devam edecekti.

“Hava desteği…” dedi hocası. Soluklanıp devam etti. “İnsansız hava araçlarıyla beraber hava harekâtı düzenleyecek olan iki F-16 pilotu, sivil araçlarında suikaste uğradı.”

🌪🌊

Notes:

*Bir numaralı üniforma: Subay ve astsubayların törenlerde, denetlemelerde veya resmi görüşmelerde giydikleri kıyafettir.

**Lökosit: Akyuvar hücreleri ya da beyaz kan hücreleri olarak da bilinir. Vücudu yabancı istilacılardan kaynaklanan bulaşıcı hastalıklara karşı koruyan bağışıklık sisteminin bir parçası olan hücrelerdir.

***Batın Ultrasonu: Karın bölgesinde yer alan iç organların görüntülenmesi için kullanılır. Bu ultrason sırasında karaciğer ve böbrek gibi iç organlar görüntülenebildiği gibi dalak, safra kesesi ve diğer iç organlar da incelenebilir.

****Sahra hastanesi: Hastaların daha donanımlı bir hastaneye taşınmadan önce yerinde müdahale gördükleri geçici hastane ya da mobil sağlık birimidir. Bu terim ilk olarak askeri tıpta kullanılmış, daha sonra felaket ve benzeri ciddi sivil durumlarda da kullanılmaya başlanmıştır.